Köprü (Kıl köprü, dar geçit)

Kıl köprü genel olarak ölümden sonraki hayatın imtihan yeri olarak bilinir ve kullanılır. Köprünün kıldan olması sınavın zorluk derecesini anlatır. Bir canlı olarak ölülerin diyarına giden kahramanların destansı hikayelerinde de yine benzer bir metafor olarak ortaya çıkar.

Kıl köprü, esrime uzmanı şaman için de benzer bir yargılama işlevi görmektedir. Şamanın bedeninden ayrılan ruhu yer altına indiğinde bir ayrıcalığa sahip değildir. O da kendisini yargılayacak olan kıl köprüyü geçmek zorundadır. Üstelik büyü kullanmadan, düşme tehlikesiyle yüz yüze gelerek…

Şamanlar da ölüler gibi Yeraltına yolculuklarında bir köprüden geçmek durumunda kalırlar. Ölüm gibi esrime de bir “mutasyon” (köklü değişme) gerektirir ve mit bunu, maddesel olarak, tehlikeli bir geçit şeklinde dile getirir. Bu konuda oldukça çok örnekle karşılaştık. Konuyu özel bir eserde tekrar ele almayı düşündüğümüzden, burada özet niteliğinde birkaç kısa hatırlatmayla yetineceğiz. Ölümle ilgili köprü simgeselliği evrensel ölçüde yaygındır ve şamanlık ideoloji ve mitolojisinin sınırlarından taşar. Bu simgesellik bir yandan, vaktiyle Göğü Yere bağlayan ve insanların tanrılarla kolayca iletişim kurmalarını sağlayan köprü (ya da ağaç, sarmaşık, vb.) mitiyle, diğer
yandan da -burada birkaç örnekle açıklayacağımız- “dar kapı” veya “paradoksal geçit” gibi simgelerle gösterilen katılma / sırra erme simgeselliğiyle bağlantılıdır ve birlikte gider. Burada, başlıca ögeleri şunlar olan bir mitolojik bütünlük söz konusudur : [a] in illa tempore, insanlığın cennetlik çağlarında, bir köprü Yeri Göğe bağlıyordu ve bir taraftan öbür tarafa engelsiz geçilebiliyordu, çünkü ölüm yoktu; [b] Yerle Gök arasındaki kolay iletişim ve ulaşım bir kez kesilince, artık köprüden yalnız “ruh” halinde; yani ölü olarak, veya esrime / dalınç halinde geçilebilir oldu; [c] bu geçit zordur, başka deyişle engellerle doludur ve bütün ruhlar oradan geçemez; ruhu yutmak isteyen ifritler ve canavarlarla karşılaşıp onları yenmek gerekir; ya da günahkarlar geçeceği zaman köprü bıçak ağzı gibi daralır (“kıldan ince kılıçtan keskin” olur!); ancak “iyiler” ve özellikle sırra-ermiş olanlar köprüden kolayca geçebilirler (bu sonuncular bir bakıma yolu bilirler, çünkü ritüel olarak ölüp dirilmeyi yaşamışlardır); [d] buna karşın bazı ayrıcalıklı kişiler diriyken de buradan geçebilirler : esrime / dalınç halinde (şamanlar), “zorla” (kimi kahramanlar), ya da “paradoksal olarak”, “bilgelikle”, veya sırra-erme yoluyla (“Paradoks” olayını az sonra ele alacağız.).

Burada önemli nokta, birçok törende, uygulanan ritin öz gücüyle, tören sırasında simgesel olarak bir “köprü veya merdiven kurulduğuna” inanılmasıdır. Bu fikir örneğin Brahmanların kurban törenlerinde tanıklamr (karş. Taittir’ya Samhitt, VI, 5, 3, 3; VI, 5, 4, 2; VII, 5, 8, 5; vb .. ). Ayrıca yukarıda gördük ki, şamanlık seansı için dikilen törenlik kayın direkleri birbirine bağlayan ipe de “köprü” deniyor ve bu ip şamanın Göğe çıkışını simgeliyordu. Bazı Japon katılma / sırra-erme törenlerinde adaylar yedi ok üzerine yedi tahtadan bir “köprü” kurmak zorundadırlar. Bu rit şaman adaylarının sırra-erme süreçleri esnasında tırmandıkları, bıçaklardan oluşan merdivenle ve genel olarak göğe çıkış anlamlı sırra-erme ritleriyle karşılaştırılabilir. Bütün bu “tehlikeli geçit” ritlerinin anlamı şudur: Yerle Gök arasında in illa tempore (“evvel zaman içinde”) genel yasa olan “geçilebilirliği” yeniden gerçekleştirmeye çalışarak, bir iletişim kurulur. Belli bir açıdan bütün sırra-erme ritleri öbür dünyaya doğru bir geçit yaratmak ve dolayısıyla “düşüş”ten sonra insanlık durumunun karakteristik özelliği olan düzeyler arası kopukluğu ortadan kaldırmak amacını güderler.

Köprü simgeselliğinin dirilik ve zindeliği Batı Ortaçağının sırra-erme geleneklerinde olduğu kadar Hristiyanlık ve İslamın kıyamet inanışlarında da kanıtlanmaktadır. Aziz Paulus’un görüsünde, dünyamızı Cennete bağlayan “saç teli kadar ince” bir köprü görülür. Aynı imgeye Arap yazar ve mistiklerinde de rastlanır; söz konusu köprü “kıldan ince”dir ve Yeryüzünü göksel kürelere (feleklere) ve Cennete bağlar (ibid. s. 182). Hristiyan inanışlarında olduğu gibi günahkarlar buradan geçemez ve altındaki Cehenneme düşerler. Arapçada bu bağlamda kullanılan terimler köprünün veya “uzun ince yolun” geçilmesi güç niteliğini açıkça belirtir. Ortaçağ söylenceleri su altında gizli bir köprüden· ve kahramanın (Lancelot) yalın ayak ve elleri boş olarak geçmek zorunda olduğu bir kılıç-köprüden söz eder; bu köprü “tırpandan daha keskindir” ve geçiş ancak “büyük acılar içinde” mümkün olur .. Kılıç-köprüden geçişin sırra-erdirici niteliği bir başka motifle de doğrulanır: Lancelot köprüye ayak basmadan önce karşı kıyıda iki aslan görmüştür, fakat oraya varınca sadece iki kertenkele bulur: sırra-erme sınavının başarıyla sonuçlanmasıyla birlikte “tehlike” de ortadan kalkmıştır. Fin geleneklerinde de dalınç halinde öbür dünyaya (Tuonela) yolculuk eden Vainamöinen ile şamanlar kılıç ve bıçaklardan yapılmış bir köprüden geçmek zorunda kalırlar.

“Dar” ya da “tehlikeli” geçit sırra-erme mitolojilerinde olduğu gibi ölüm mitolojilerinde de sık rastlanan bir motiftir. (Bu iki alanın birbirine bağlılığı, hatta bazen karışıp kaynaşması da iyi bilinen bir olgudur..) Yeni Zelanda’da ölü kendisini yakalamaya çalışan iki ifritin arasında çok dar bir geçitten geçmek zorundadır; “hafifse” geçmeyi başarır, ama “ağırsa” düşer ve ifritlere av olur. “Hafiflik” ya da -bir canavarın dişleri arasından çok çabuk geçmenin söz konusu olduğu mitlerdeki gibi- “hızlılık, çabukluk” her zaman zekanın, bilgeliğin, “aşkınlığın” ve son tahlilde sırra-ermişliğin simgesel ifadesidir. Katha Upanişad (IJI, 14; çev. Louis Renou) şöyle diyor: “Şairler en yüce bilgiye götüren] yolun zorluğunu anlatmak için ‘bir usturanın keskin ağzından geçmek kolay değildir’ derler.”66 Bu ifade metafizik bilginin sırra-erdirici niteliğini aydınlatır: “Hayata götüren kapı dar, yol incedir; insanların pek azı onu bulabilir” (Matta İncili, VII, 14).

Gerçekten de “dar kapı” ya da “tehlikeli köprü” simgeselliği, “paradoksal geçit” adını verdiğimiz simgeyle bağlaşıklık içindedir, çünkü bazen bir imkansızlık, çıkışı olmayan bir durum şeklinde de kendini gösterir. Şaman adaylarının veya bazı mitlerdeki kahramanların bazen kendilerini çaresiz görünen bir durumda buldukları hatırlanacaktır: “geceyle gündüzün karıştığı yerden” geçmek, önlerine çıkan duvarda bir kapı bulmak, ya da·göğe ancak bir an için açılan bir geçitten çıkmak; sürekli dönen iki değirmen taşının, her an çarpışmaları olanaklı iki kayanın, ya da bir canavarın iki çenesinin aralarından geçmek gibi. Coomaraswamy’nin gayet iyi gördüğü gibi, bütün bu mitsel imgeler son hakikate erişmek için karşıtları aşmak, insanlık durumunun ana karakteri olan kutuplaşma ve kutuplaşmışlığı kaldırmak gereğini dile getirirler. “Bu dünyadan öbür dünyaya geçmek isteyen, bu işi ancak aralarından bir anda geçilebilen aynı soydan ama karşıt güçleri ayıran tek boyutlu ve zaman-dışı bir ‘ara’da yapmak zorundadır.” (Coomaraswamy, Symplegades, s. 486). Bu mitlerde söz konusu “paradoksal” geçiş bunu başaranın sıradan insanlık durumunu aşmış olduğunu vurgular; o artık bir şaman, bir kahraman, ya da bir ruhtur; zaten paradoksal geçiş de ancak kişi “ruh” olmuşsa gerçekleşebilir.

Bu birkaç örnek şamancıl ideoloji ve tekniklerde “geçiş, geçit” mit, rit ve simgelerinin işlevini aydınlatıyor. İki dünyayı bağlayan ve sadece ölülerin geçebildiği “tehlikeli” köprüden esrime halinde geçmek suretiyle, şaman bir yandan kendisinin de artık insan olmayıp bir “ruh” olduğunu gösterirken, öte yandan da in illa tempore bu dünyayla Gök arasında yürürlükte olan geçilebilirliği, iletişim ve ulaşımı, yeniden kurmaya çalışmış olur. Bilindiği gibi günümüzde şamanların esrime halinde gerçekleştirdikleri şeyi vaktiyle, zamanın başlangıcında, bütün insanlar in concreto (somut olarak) gerçekleştirebiliyorlar, esrimeye filan başvurmadan Göğe çıkıp inebiliyorlardı. Esrime
bütün insanlığın bu ilk durumunu geçici olarak ve sınırlı sayıda birey (şamanlar) için yeniden güncelleştirip yürürlüğe koyar. Bu açıdan “ilkellerin” mistik deneyimleri bir “kökenlere dönüş”tür; yitik cennetin mistik çağlarına doğru zamanda geriye gidiştir. Esrime halindeki şaman için, vaktiyle Yeri Göğe bağlayan Köprü ya da Ağaç, Sarmaşık, İp, vb. gerçekliğine ve güncelliğine bir an için yeniden kavuşur.

Mircea Eliade, Şamanizm, S. 525-529

[Bir Şaman Duası]

Dokuz kıl köprü üzerinde yürüyen, dokuz çatallı (kıl köprü) den geçen, kamlar evinin kapısı (olan) yer kapanmasın! Yetmiş yapraklı mübarek kayın ağacı, ateş yerine (yakın) durmayınız! Kertenkele gibi uzanan (yayılan), sol ayakla teptiren (?), ak tanrıda ak bulut! kızıl tanrıda kızıl bulut!

Wilhelm Radloff, Türklük ve Şamanlık, S. 438

Saç teli kadar dar köprü motifi ise aynı derecede yeraltına özgü değil. Köprü öbür dünyaya geçişi simgeliyor gerçi, ama burası yeraltı dünyası olmayabilir de. Yalnız suçlular bunu geçemiyor ve altındaki uçuruma yuvarlanıyor. İki kozmos bölgesini birbirine bağlayan çok dar bir köprüden geçiş, bir varlık tarzından başka bir varlık tarzına geçişi de simgeliyor : sırra ermemişlikten sırra ermişliğe ya da “dirilikten” “ölülüğe”.

Mircea Eliade, Şamanizm, S. 236

Türk dillerinde gökkuşağı aynı zamanda köprü anlamına da gelir (Rasanen, s. 6). Yurak-Samoyedlerde şaman davulunun adı “kemer”dir (= köprü); onun sihirli gücüyle şaman bir ok gibi göğe fırlatılır. Bundan başka, Türklerle Uygurların şaman davulunu, şamanın göğe çıkışında kullandığı “göksel köprü” (gökkuşağı) olarak gördüklerine inanmak için de nedenler vardır (Rasanen, s. 8). Bu fikir, her biri aynı esrimeli göğe çıkış deneyiminin ayrı birer yolunu temsil eden davul ve köprünün iç içe geçmiş karmaşık simgeselliğinin bir parçasıdır.

Mircea Eliade, Şamanizm, S. 165

Dağın her yanına, doruğa varmaya güçleri yetmeyen başka şamanların ve atlaırınm ağarmış kemikleri saçılmıştır. Dağı aşıp
bir süre daha gittikten sonra şaman öbür dünyanın girişi olan bir deliğin önüne gelir : yer mesi “Yer’in çeneleri” ya da yer tunigi “Yer’in duman deliği.” Buradan geçince önce bir düzlüğe çıkar ve orada, üstünde saç teli kalınlığında bir köprü bulunan bir denize rastlar. Bu köprüden geçerken, bu işin ne kadar tehlikeli olduğunu etkileyici biçimde göstermek için sendeler ve düşecek gibi olur. Denizin dibinde daha önce köprüden düşmüş olan pek çok şamanın kemiklerini görür, zira günahkarlar bu köprüden geçemez.

Mircea Eliade, Şamanizm, S. 234

Erlik yeraltı diyarında (altın gı oroon veya alış yer/ırak ülke) kara çamurdan yapılmış sarayda, diğer versiyona göre de duvarla çevrili kara demirden yapılmış sarayda yaşamaktadır. Onun sarayı insanların gözyaşlarından oluşan dokuz nehrin birleşerek Toybodım (Doymadım) Nehri’ne dönüştüğü yerde veya abra ve yutpa denilen korkunç su canavarlarıyla dolu olan Bay Tenis (Bay Deniz)in yanında bulunmaktadır. Toybodım Nehri’nin üzerinde at kılından kurulmuş bir köprü vardır. Erlik’in aleminin nüfusunu ölmüş insanların sayısız ruhları oluşturmaktadır (kançanın pajın algan, kamık pajın yunaktan / pek çok baş almış, tüm başları toplamış. Eğer bu canlardan herhangi biri keyfine göre onun alemini terk etmeye kalkışırsa, at kılından yapılmış olan köprüye basar basmaz nehre düşer. Bu nehir, arsız kaçakları Erlik’in topraklarına geri getirir. Toybodım Nehri’nin kıyısında yeşil kalçalı, solgun göğüslü, büyük kayığa benzer çeneli korkunç su canavarları, yutpalar yaşamaktadır. Yutpalar Erlik’in sarayının bekçileridir.

A. V. Anohin, Altay Şamanlığına Ait Materyaller, S.5-6

Bazı ayinlerde şamanların yer altına indikleri ve orada gezdikleri ifade edilir. Tamu (cehennem) üzerindeki kıl köprüden geçtiklerini, kuzgun uçmaz san çöller üzerinden süzülürlerken de karanlık tanrıların bulundukları dünyada, ejderhalara ve canavarlara rastladıkları manzum sözlerle hikâyemsi bir üslupla anlatılır. Bu anlatımlar şamanın Spatyom’un alt kademelerinde karşılaştıkları kaba vibrasyonların bir ifadesidir. Spatyomun alt kademeleri, yer altı alemi olarak Şamanizm’de isimlendirilmiştir. Buradan kurtulmak ise, Şamanizm’e göre ancak kıl köprüden geçmekle mümkündür…

Ergun Candan, Türklerin Kültür Kökenleri, S. 155

Erlik-bıy, yer altındaki ‘Almıs’ adlı bir yerde, simsiyah karanlık sarayda yaşar. Sarayın yanında, gözyaşından dokuz nehir akar. Nehrin sahibi olan ruhun adı ‘Jutpa’dır. Bu yurdun üstünde at kılından yapılmış köprü vardır.

Nadya Yuguşeva, Altaylarda Kamlık İnancı ve Anadolu’daki Yansımaları, S. 205

Taitiriya Samhita’da “aslında ayini düzenleyen rahip, göge ulaşmak için bir merdiven ve bir köprü yapar” denilmektedir. Aynı kitabın başka bir yerinde ayini düzenleyen rahip bir merdivene tırmanır ve kurban direğinin tepesine geldiğinde ellerini uzatır ve şöyle bağırır: “Göğe, tanrılara ulaştım; ölümsüz oldum!” Göğe tırmanma ayini, dürohana’dır, “zorlu bir tırmanış”tır. Buna benzer deyişlere Veda metinlerinde de rastlamaktayız. Bazı Trakya halklarının (Kebrenioi ve Sykaiboai) rahip-kralı Kosingas, halkını, tahtadan merdivene çıkıp göğge, tanrıça Hera’ya gitmekle tehdit eder. Bir merdivenle göğe ulaşma ayini, Orpheusçulugun erginleme töreninin parçasıdır. Bununla birlikte, Mithra erginleme törenlerinin de bir parçası olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Mithra gizemlerinde, tören merdiveni (climahs) 7 basamaktan oluşur ve her basamak, farklı bir madenden yapılmıştır. Celsus’a göre ilk basamak kurşundandır ve Satürn “göğünü” temsil etmektedir, ikincisi kalaydan (Mercurius), üçüncüsü bronzdan (Jupiter), dördüncüsü demirden (Mercurius), beşincisi “para alaşımından” (Mars), altıncısı gümüşten (Ay), yedincisi altındandır (Güneş). Sekizinci basamak, sabit yıldızlar feleğidir. Bu merdivene tırmanan yeni erginlenmiş, tanrı katına kadar uzanan “yedi gökten” geçmek durumundadır.

Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, S. 118

Bir ağaç ya da direk yoluyla yükselmenin, şamancıl türden başka sırra ermelerde de önemli rol oynadığını da göreceğiz; bu olay, mitsel-ritüel Göğe çıkma temasının (ki “sihirli uçuş”, “oklar zinciri”, ip ve köprü mitleri gibi ögeleri kapsar) çeşitli varyantlarından biri sayılsa gerektir. Aynı yükselme simgeselliği, kayın ağaçlarını birbirine bağlayan ve üzerine çeşitli renklerde (= Gökkuşağının ışınları, göğün çeşitli bölgeleri) kurdelelerin asıldığı ip (= Köprü) motiflerinde de ortaya çıkar. Bu mitsel temalar ve ritüeller, Sibirya ve Altay bölgelerinin tipik ögeleri olmakla birlikte, yalnızca bu kültürlere özgü değildir; yayılma alanları Asya’nın orta ve kuzeydoğu kesimlerini çok aşar. Buryat şamanının sırra-ermesi kadar karmaşık bir ritüelin bağımsız bir yaratı olup olmadığı sorusu bile akla gelebilir, zira çeyrek yüzyıl önce Uno Harva’nın da gözlemlediği gibi, Buryatların sırra-ermesi garip bir şekilde Mitra gizemlerinin kimi törenlerini hatırlatır. Belden yukarısı çıplak olan aday, bazen başının üstünde kurban edilen bir tekenin kanıyla arındırılır; hatta bazı yerlerde kurbanın kanını içmesi bile gerekir (karş. Harva (Holberg), Der Baum des Lebens, s. 140>; Die religi­ösen Verstellungen, s. 492>); bu öge, Mitra gizemlerinin ana riti olan taurobolion’a benzer.

Mircea Eliade, Şamanizm, S. 150-151

Pek çok mitte ve efsanede aşkın bir mekanı -cennet ya da cehennem- simgeleyen “yasaklı bir alana” dahil olmaya çalışan kahramanın ya da yarı-tanrının karşılaştığı “güçlükler” anlatılır. Bıçak gibi keskin bir köprü, sallanan bir sarmaşık, neredeyse bitişik iki kayanın arası, bir an için mekanda açılan bir kapı ve bu aralıktan içeriye dalma zorunluluğu; dağlarla, sularla, ateşle çevrili bir alan ve canavarların beklediği bir yer ya da “yerle göğün birleştiği” yerde bulunan bir kapı ya da “yıl sonunda” ulaşılan bir yer. Bu “sınama” mitlerinden bazıları, Hercules’in işleri ve maceraları, Argonotların seferleri gibi, antik çağda eski edebiyat eserleri arasında yer almış ve şairler ve mit yazarları tarafından tekrar tekrar işlenmiş, yarı tarihsel efsane döngülerinde tekrar edilmişlerdir; örneğin Büyük İskender mitleri: İskender de karanlıklar ülkesine gider, yaşam otunu arar; canavarlarla dövüşür vb. Bu mitlerin çoğunluğu, erginleme ayinlerinin arketiplerini oluşturur (örneğin üç kafalı canavarla dövüş, askerlik, erginleme törenlerindeki klasik “sınamalar”). “Aşkın ülkenin keşfiyle” ilgili mitler, erginleme törenlerinden farklı bir olguyu daha ortaya koyar: hangi dünyada olursa olsun (hangi koşulda olursa olsun) bu iki kutbun aşılması “çelişkisi”; “dar kapıdan,” “iğne deliğinden,” “bitişik kayalardan” vb geçiş, her zaman için karşıtlıkların ortaya (iyi-kötü, gece-gündüz, yüksek-alçak, vb) konulmasıdır. Bu anlamda, “keşif’ ve “erginleme sınavları”nı içeren mitlerin; ruhun, yaradılıştan önceki temel birliğe kavuşmak için, kozmosun iki kutuplu, parçalanmış ve sınırlı halini aşma çabasını, sanatsal veya dramatik bir biçimde anlattıkları söylenebilir.

Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, S. 406-407

Ermenilerde dar yol, Gürcülerde kıl köprü gibi isimler alan pek çok öte dünya köprü tasavvuru mevcuttur. Bu inancın Mezdekçilikten geldiğine şüphe yoktur.

M. N. Önal, A. Erten, Türk Halk Kültüründe Öte dünya Tasavvuru, S. 274

Balder’in karısı öyle büyük kedere kapılmıştı ki üzüntüsünden öldü. Tanrılar onun bedenini de odunların üzerine, kocasının yanına yerleştirdiler. Cenaze ateşinin alevi göklere doğru kükrediğinde, dalgalar diledikleri yere sürüklesin diye gemiyi denize bıraktılar. Bu arada Hermod Önünde, yanında, arkasında hiçbir şeyin görünmediği karanlık vadilerde dokuz gün dokuz gece at sürdü. Sonunda Canlılar Ülkesi’ni Ölüler Ülkesi’nden ayıran son büyük nehre vardı. Nehrin üzerinde, o karanlıkta bile ışıldayan altın çatıyla örtülü bir köprü uzanıyordu. Yaklaşınca, köprüyü koruyan bakire sordu: “Kimsin, baban kimdir? Dün beş alay ölü adam bu köprüden geçti, senin yaptığından daha az gürültü yapıyorlardı. Sen canlı olmalısın! Öyleyse, Hel’e giden bu yolda ne arıyorsun?” Yiğit Hermod yanıtladı: “Ben, herkesin babası Odin’in oğlu Hermod’um ve doğrusu çok da canlıyım. Niflheim’a giden bu yolda ilerlemeliyim; çünkü ölüler krallığında sevgili ağabeyim iyi Balder’i aramam gerek. Onu köprüden geçerken gördün mü?” “Evet, Balder köprümden geçti” diye yanıtladı bakire. “Sürekli kuzeye ve aşağı doğru giden yolu izle, çünkü Niflheim’a giden yol budur. Ancak seni uyarmalıyım. Ölüler Ülkesi çok yüksek duvarlarla çevrilidir. Kapılardan içeri girmek için bir yol bulmalısın.

Donna Rosenberg, Dünya Mitolojisi

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You cannot copy content of this page